Turk Bayrağı

Tanımadığımız Einstein

22/5/2008 -Kategori: magazin

Tanımadığımız Einstein

Albert Einstein yüzyılımızın önemli isimlerinden birisi hiç şüphesiz. Onu, ilk defa Galile tarafından dile getirilen fakat kendisinin geliştirdiği izafiyet teorisi, ayrıca madde-enerji ilişkisini veren ünlü (E=mc2) denklemi ve 1922'de Nobel ödülü almasını sağlayan fotoelektrik etki üzerindeki çalışmalarıyla tanıyor dünya.

Einstein sadece iyi bir fizikçi ve matematikçi değildi, matematiği fizikte iyi kullanabilme kabiliyetine de sahipti. Evreni en azından mekanik anlamda iyi anlayabilen başarılı bir sen-tezciydi.

Kimine göre bir keman virtüyözüydü aynı zamanda. Annesi ona küçükken keman dersleri aldırmıştı ve müziği seviyordu (müzik ve matematiğin tabiî ilgisi). Yakından tanıyanlara göre ise bir virtüyöz olamadı ancak, amatörler arasında da hatırı sayılır bir yeri vardı.

Türkçeye çevrilen eserlerde aşağıda yer verdiğimiz türden düşüncelerine pek rastlan-masa da, Batı'nın kendi kriterleri açısından 20. yüzyılın önemli düşünürlerinden birisi olarak kabul ettiği Einstein aslında felsefî meselelerle çok erken yaşlarda ilgilenmeye başlamıştır. Bunda kısmen, evlerinde kiracı olarak kalan Max Talmey adlı bir öğrencinin payı olduğunu söyler. Küçük Einstein henüz 13 yaşındayken Leibniz'in bazı metinlerini ve Kant'ın Saf Aklın Tenkidin Talmey ile birlikte okuyup tartışmıştır. Daha sonra, madde ve enerji arasındaki eşdeğerlik ilkesine dair notlarında ünlü Alman filozofu Leibniz'den de bahsedecektir.

Einstein bilimsel gerçeklik, felsefe, etik ve siyasete dair yazılar yazmış, sosyal konular ü-zerinde de düşünmüş ve kanaatlerini fiziksel metaforlarla değil de, herkesin anlayacağı bir dille (sehl-i mümteni) ifade etmiştir. Bunlar, esas olarak Einstein'ın düşünce yapısı hakkında (her ne kadar bazı tarafları; yetiştiği dönem, ortam ve din kültürüne bağlı olarak bize garip ve ters gelse de) fikir vermesi açısından önemlidir. İşte bunlardan bazıları:

"Müzik için bir tutku olduğu gibi, anlamak için de bir tutku vardır. Bu tutku daha ziyade çocuklarda görülür, fakat yaşın ilerlemesiyle çoğunda kaybolur. Bu olmaksızın, ne matematik ne de tabiî bilimler olurdu. Bende her zaman mevcut olan bu tutku asla azalmadı."

"Konfor ve mutluluk benim için asla ulaşılması gereken amaçlar olmadı. Mal sahibi olma, aldatıcı vitrin başarıları ve lüks hayat ilk gençlik döneminden bu yana bana küçümsenmeye ve hor görülmeye lâyık şeyler gibi geldi. Hatta ahlâkın bu en alt derecesini zevk düşkünü sefihlerin ideali olarak adlandırıyorum." "Hayat her zaman bir birşey olmaktır, asla mevcut olmak değil."

 

Din ve Ahlâk

"Kozmik dinî tecrübe, derin bir bilimsel araştırma sırasında birden beliren en soylu, en güçlü birşeydir. Kendi çabalarını ve yeteneğini anlamayan, bilimsel düşüncede hiçbirşeyin kendiliğinden oluşmayacağını görmeyen kişi, bilimsel bir eseri doğurabilecek tek şey durumundaki doğrudan pratik hayatın gücü olan his gücünü değerlendirmesini de bilemez."

"Dinin gerçeği benim için, insanın kendisini bir başka insanın yerine koyabilmesi, onun sevinciyle sevinip, onun üzüntüsüyle kederlenme-sidir."

"Emredici ahlâk insanlığın en kıymetli geleneğidir. Ahlâkî davranış basitçe, hayatın belli zevklerine sırt dönmenin emredilmesine dayanmaz. Daha ziyade, bütün insanlar için daha mutlu bir kader olarak kabul edilen faydaya dayanır."

"Şu kâinatın akla dayandığı veya en azından anlaşılır olduğu kanaati (ki bu, dinî duyguya yakındır) bütün bilimsel çalışmaların temelini teşkil eder. Bu kanaat aynı zamanda benim Tanrı anlayışımı oluşturur."

"Bence, bir kişiye hayranlık duyulması doğru değildir. Tabiatın, çocukları arasında yetenekleri çok çeşitli olarak dağıtması kendindendir ve oldukça yetenekli bu çocukların sayısı da bir hayli fazladır. (Einstein. natüralist ve tanrıtanımaz olmamakla birlikte, yetiştiği ortam ve dönemin genel ve özel şartları içinde olgun bir tevhid anlayışına da sahip olamamasının bir sonucu olarak bu gibi ifadelerde bulunmuştur). Bunların büyük kısmının sessiz ve silik bir varlık sürdürdüğü kanaatindeyim, Bunlardan bazılarına ölçüsüz olarak hayranlık duyulması bana ne doğru, ne de iyi bir beğeni olarak geliyor, zira insanlar onlara insanüstü zekâ ve karakter atfediyorlar. Kesin olarak benim payıma düşen şu: bana atfedilen kapasite ve mükemmellik ile gerçekte sahip olduğum arasında gerçekten gülünç bir tezat var. Eğer güzel bir teselli bulmasaydım, hakımdaki bu kanı benim için dayanılmaz olacaktı. Bulduğum teselli, tarih boyunca kıymeti sadece ruhî ve ahlâkî plânda olan insanların kahraman kabul edildiği gerçeğidir. Maddeci çağımızda çok sık tenkit edilse de, bu olgu, insanların çoğunun, kişinin sahip olduğu bilgiye ve dürüstlüğe, zenginlik ve güçten daha fazla değer biçtiğini ispat eder."

 

Sosyal Adalet ve Barış

"Sosyal adalet ve sorumluluğa dair şiddetli idealim insanlarla doğrudan biraraya gelme konusunda bilinen yetersizliğimle herzaman zıtlık arzetmiştir. At koşulan bir araba için biçilmiş bir kaftan, yani tek kişilik bir koşu takımı için uygun bir atım. Böyle bir tecerrüd bazen acıdır ama, diğerlerinin anlayış ve sempatisinden uzak olmaktan üzüntü duymuyorum. Muhakkak birşeyler kaybediyorum bu bakımdan, fakat diğerlerinin alışkanlıklarından ve peşin hükümlerinden kendimi kurtarıyorum. Ve ruh duruluğumu böylesine hareketli temeller üzerine dayandırma arzusunda değilim."

"Benim barışseverliğim bende insiyaki bir duygudur. Çünkü insanın öldürülmesi bende tiksinti doğurmaktadır. Benim teorim entelektüel bir teoriden doğmuyor, bilakis hertürlü kan dökücülük, vahşet ve kine karşı duyduğum derin antipatiden ileri geliyor. Bu reaksiyonumu akılcılaştırmaya yönelebilirdim, ama bu gerçekte a posteriori (hâdiseden sonra, ondan ibret alarak geliştirilecek bir tepki) bir düşünce olacaktı."

"İnsanları barışçılığa kazandırmak sosyalizme kazandırmaktan daha kolaydır. Ekonomik ve sosyal meseleler bugün çok daha zordur, fakat erkeklerin ve kadınların barışçı çözümlere inandıkları bir noktaya ulaşmaları gerekmektedir. Siyasî ve iktisadî problemlere bir işbirliği anlayışı içinde yaklaşılması ümit edilir. Herşeyden önce sosyalizm için değil ama pasifizm (barışçılık) için çalışmamız gerektiği kanaatindeyim".

 

Eğitim ve Entelektüel Varoluş

Her sahada olduğu gibi eğitimde de otoritarizmi ve beynin ansiklopedik bilgilerle doldurulmasını dayanılmaz bulan Einstein bu konuda şunları söylüyor: "Modern eğitim tarzı araştırma merakını henüz tam olarak boğamamıştır. Nazenin bir çiçeğe benzeyen araştırma merakı teşvik ve özellikle hürriyete ihtiyaç duyar, aksi takdirde sararıp solar. Gözlem ve araştırma yapma hazzının baskı, zorlama veya ö-dev duygusundan kaynaklandığına inanmak ciddi bir hatadır".

"Birşeyi ezberlemektense her türlü cezayı çekmeyi tercih ederdim".

"Benim tipimde bir adamın gelişme sürecinde, bütün çabayı varlık hakkındaki entelektüel kaygıya teksif etmek için sadece şahsî ve anlık konularla ilgilenmek yavaş yavaş bırakıldığında bir dönüm noktası meydana gelir. Benim gibi bir adamın varoluşunda esas olan şey "ne" düşündüğü ve "nasıl" düşündüğüdür".

İnsanlar dinlenmeli mi? Evet ama dinlenme nedir? Yattıkları zaman dinlenen insanlar vardır ve bunlar uyurlar, diğer bir kısım insanlar uyanık iken dinlenirler; bazılarının ise dinlenmek için çalışmaları veya yazmaları ya da eğlenmeleri gerekir. Herkese, nasıl dinlenilmesi gerektiğini göstermek için bir kanun çıkarırsanız, bu sizin herkesi aynı kabul ettiğiniz anlamına gelir. Aynı olan iki insan bile yoktur".

"Belli bir hisle, saf düşüncenin, eskilerin rüyasını gördükleri, hakikati yakalama istidadına sahip olduğunu düşünüyorum".

Einstein kuantum mekaniğini içine pek sindiremiyordu ve bugün bu konuda bazılarından tenkit almaya devam etmektedir. Aslında kuantum mekaniğine cephe alması (1926) belirsizliği kabullenememesinden dolayıdır. Heisenberg belirsizlik, Born da probabilite (olasılık) prensibini geliştirdiğinde, sadece determinizm değil, şartlı determinizm de bundan yara almıştı. Halbuki Einstein'a göre evrendeki işleyiş belli ilke ve prensiplere, yani bir düzene göre olmalıydı. Ünlü "Tanrı zar atmaz!" sözünü de bu yüzden söylemişti. Aynı şekilde, olayları karmaşık yollarla açıklamak isteyenlere, "Tanrı titizdir ama kötü niyetli değildir!" diyordu. Bu noktada Einstein'ın yaklaşımıyla kuantum mekaniğinin belirsizlik ve probabiliteye dayanan dalga/parçacık ikilemi telif edilmek istendiğinde şu söylenebilir: Evet, evrendeki işleyiş belli ilke ve prensiplere göre oluyor fakat, Kur'ân'ın ifadesiyle her an ayrı bir şen'de bulunan Cenâb-ı Hakk'ın Ferd ve Ehad sıfatlarının bir gereği olarak her an ve her defasında en azından küçük farklılıklarla oluyor. Hiçbir olay aynıyla bir daha meydana gelmiyor. Dolayısıyla, Einstein'a karşı "kanunlar probabilistdir" diyen yaklaşımdan ziyade, "kanunlar veya prensipler probabilistik şekilde işlemektedir" denebilir. Zaten Einstein sahip olduğu bu Tanrı inancından dolayı, evrenin işleyişini birleşik alanlar teorisiyle, yani dört temel kuvveti tek bir kuvvetin farklı boyutlardaki farklı görüntüleri olarak açıklamaya çalışıyordu. Gerçekten de elektromanyetik kuvvetle zayıf nükleer kuvvet merhum Abdüsselam ile Weinberg'in, kendilerine 1979da Nobel kazandıran çalışmalarıyla birleştirildi ve fizikçiler mevcut üç kuvvetin de birgün tek bir kuvvet hâlinde ifade edilebileceğine inanıyorlar.

"Einstein1 denilince, birçoğumuzun aklına, yukarıdaki bazı düşüncelerinden habersiz olduğumuz için onunla ilgili klâsik bilgiler gelir. Bunun sebebi, çok uzun yıllardan beri Batılı bilim adamlarının biyografilerini ve eserlerini Türkçeye kazandırma çalışmalarının seçici karakter arzetmesi, bazı düşüncelerin aktarılıp bazılarının görmezlikten gelinmesidir. Bunun bir başka tipik örneği, ünlü bilim felsefecisi Karl Popper'dir.

Sonuç itibarıyla, Einstein'ın yukarıdaki düşünceleri onun kendi ifadesiyle saf düşünce ve hakikat arayışı içinde olduğunu göstermektedir. Bu idealin hemen her insanda olduğu gibi onun düşünce dünyasında da taassup ve peşin hükümlerin yer etmesine izin vermediği söylenebilir. Zaten bundan dolayı İsrail devletinin kuruluşunu müteakiben 1952 yılında kendisine teklif edilen devlet başkanlığını kabul etmiyor, Yahudi yerleşimcilerin aşırılıklarını kınıyor, İngiliz hükümetinden Yahudi ve Araplar arasında uyum sağlamasını bekliyor ve ABD'nin 19501erde yaşadığı paranoyak Mc Carthy sendromuna karşı çıkıyordu.

Fakat Einstein'ın talihsizliği; ilk ve orta öğrenimini, baskı atmosferinin hâkim olduğu katolik bir eğitim müessesesinde yapmasından (1880'li yılların Almanya'sında sadece dinî okullar vardı ve Einstein hatıralarında, okuldaki eğitmenlerin tavrından "çavuş baskısı" olarak bahsedecek, hocaların ise "teğmenler" gibi davrandığını belirtecektir), bu durumun, belli bir Tanrı inancına sahip olsa da, herhangi bir dine karşı ilgi duymasına ciddî engel teşkil etmesinden, iki dünya savaşını yaşamış olmasından, Yahudi kökenli olduğu için maruz kaldığı Nazi baskıları karşısında Almanya'yı terketmek zorunda kalmasından kaynaklanıyordu. 20. yüzyılda tüm dünyayı sarsan büyük krizlerin yolaçtığı kafa karşıklığından o da nasibini almıştı. Fakat özellikle Türkiye'de bazı kesimler tarafından gösterilmeye çalışıldığı gibi asla tanrıtanımaz değildi. "Tanrı'nın ne düşündüğünü anlamaya çalışıyorum" sözü, onun nadir rastlanan ve durmak bilmeyen bir tecessüse sahip olduğunu göstermesinin yanısıra,bütün bir evrendeki madde ve işleyişi Yaratıcı'ya dayandırdığını ve bunların hikmetlerini derinlemesine anlama çabası içinde olduğunu da ortaya koymaktadır.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YAŞLILIK VE ÖLÜM

22/5/2008 -Kategori: magazin

KAÇINILMAZ SON: YAŞLILIK VE ÖLÜM

Yaşlanma ve ölüm, kâinat kitabına yazılmış ve her yaratılmışın başına gelecek değişmeyen bir kanundur. Dünya ne kadar sıkıntılı ve acılı olsa da, insanlar yine de sonunda ölümle bitecek hayatı, daha az sıkıntılı yaşamanın yollarını arıyorlar. Ölümden kaçılamazsa bile, yaşlanma geciktirilemez mi? Yahut yaşlılıkta ortaya çıkan sıkıntılar ve hastalıklar asgarîye indirilemez mi?

Bilim adamları en azından yaşlanma ile vücutta meydana gelen değişimleri açıklamaya çalışmakta ve hattâ saati tekrar geriye çevirmek için yollar aramaktadırlar.

Yaratılışın bir kanunu olarak ölüyoruz. Ama biyolojik olarak niçin ölmek zorundayız, yani ölüme sebep olan biyolojik süreçler nelerdir? Halbuki vücudumuz kendini yenileme ve tamir mekânizmaları ile donatılmıştır. Yeni doğan bir bebeğin dolaşım ve bağışıklık sistemi ilk on yıl içinde tam olarak gelişir. Buna karşılık doğum sırasında ölüm nispeti oldukça yüksektir. Daha sonra ölüm nispeti ciddi olarak sadece ergenlik döneminde tekrar artmaya başlar, çünkü ilk yaşlanma belirtileri ortaya çıkmaya başlamıştır. Tarih sahnesinde ölümsüzlük iksiri bulduklarını iddia eden sayısız bilge kişi ve sihirbaza rastlamak mümkündür, fakat onların hiçbirisi buldukları bu iksirle hayatta kalmayı başaramadılar.

Vücudumuzda germ (üreme) hücreleri olarak bilinen sperm ve yumurta hücreleri bir bakıma -potansiyel olarak- ölümsüz kabul edilebilirler. Bu hücreler taşıdıkları karakterleri, gelecek nesillere aktardıkları için, somatik hücreler olarak isimlendirilen diğer vücut hücreleri, nesiller boyunca değişerek aktarılan DNA'nın tasarrufundadırlar. Erkek üreme hücrelerini meydana getiren, devamlı bölünüp çoğalma kabiliyetindeki spermatogoniumların ve kanserli hücrelerin davranışı, bu açıdan birbirine benzer, fakat birincisi neslin devamı için gerekli iken, ikincisi canlı sistemin aleyhine işleyen ve sonunda onun sonunu hazırlayan bir hücre bölünmesidir.

Yaşlanmaya bağlı yıllık ölüm oranlarının giderek azalması, yaşlanmayla az da olsa başedilebildiğini gösteriyor. Endüstrileşmiş dünyada sağlığa gösterilen dikkatin artması.. antibiyotik kullanılması, egzersiz, hijyenin artırılması ve bebek ölümlerinin azalması sebebiyle ölüm oranlarında bir düşme görülmektedir. Yaşlılığa bağlı ölüm nispetinin düşmesi, diğer bir ifadeyle ortalama insan ömrünün uzaması, yaşlanmanın yavaşlatılması demek midir? Bu soruyu cevaplamak için yaşlanma ile vücutta ne gibi değişikliklerin meydana geldiğine bakmak gerekir?

 

Derinin Yaşlanması

En dıştaki deri tabakası olan epidermis hücrelerinin ölüm hızı öyle artar ki, alt tabakadan gelen yeni epidermis hücrelerinin bölünme hızı, ölüm hızına yetişemez olur. Bu da epidermis hücrelerinin incelmesine ve deri yüzeyinde kırışıklıklara sebep olur. Bundan sonra bu yeni hücreler günden güne düzensizleşir ve şekilleri bozulur. Epidermisin altında yer alan dermiş (alt deri), kollagen liflerden destek alır. Fakat yaşın ilerlemesi ile kollagen liflerin esnekliği giderek azalır. Yıllar geçtikçe yapısında bulunan bu proteinlerin sağlamış olduğu derinin elastikiyetinde bir azalma meydana gelir. Yağ ve ter bezleri yavaş yavaş aktifliğini kaybetmeye başlar. Bu da deriyi yaralanmalara karşı açık hâle getirir ve kuruluk vererek vücut ısısının artmasına sebep olur. Dermiş altındaki yağ tabakasında -hypodermis- bulunan yağ hücrelerinin toplam sayısında bir azalma meydana gelir. Buna karşılık belirli bölgelerde, özellikle göz altlarındaki sarkmış torbalara, uzamış kulak memelerine ve gerdan tabir edilen çene altında birikimlere yol açar. Yüz kısmında ise yağ dokusunun azalması sonucu, kan damarları ve kemikler zamanla görünür bir hâl alır. Gün geçtikçe deri hiçte hoşa gitmeyen bir hâle gelir. Çünkü kılcal damarlar yüzeye yaklaşmıştır ve pigment hücreleri genişleyip bir araya geldiği için yaşlanma benekleri ortaya çıkmıştır.

 

Kemiğin Yaşlanması

Osteoblast denen kemik yapıcı hücreler ile osteoclast denen kemik yıkıcı hücrelerin faaliyetleri arasındaki denge sayesinde, iskeletimizin tamamı her yedi yılda bir yenilenir. Yaşlanmayla kemik şekillenmesi ve yaşlı kemik hücrelerinin yok edilmesi arasındaki denge alt-üst olur. Erkeklerde ortalama hayat süresi boyunca toplam kemik kütlesinin % 15'i, kadınlarda ise % 30'u kaybedilir. Bu kayıp, menapoz sonrası kadınlarda oldukça dramatik bir hâl alır. Her iki cinsiyette de. kemikte mineral azalması ve kemik üzerindeki gözeneklerin artması sonucu kemikler daha kolay kırılmaya meyilli hâle gelir. 20'li yaşlardan itibaren eklemlerin esnekliği azalmaya başlar. Daha ileriki yaşlarda "arthritis" denilen eklem hastalıkları ile hareketleri oldukça kısıtlanabilir.

 

Kaslarda Yaşlanma

Egzersiz yaşlı insanlarda kemik yoğunluğunun ve kas gücünün korunmasında faydalı olabilir. Çalıştırılmayan kas hücreleri bağ ve yağ dokularına dönüşmeye başlar. Aslında ne kadar egzersiz yapılması önemli değildir, çünkü yaşlanma ile güçte bir kayıp olması kaçınılmazdır. Bunun sebebi kaslara gelen kan miktarında bir azalma, hücrenin enerji fabrikaları olan mitokondrilerin daha az faal olmaya başlaması ve sinir uyarılarının azalmasıdır. Kalbin kan pompalama gücünde bir azalma başlar ve bu açığı telafi etmek için sol karıncık duvarında bir kalınlaşma meydana gelir. Bu arada düz kas tabakaları kan damarları ile çevrelenir. Kolesterol ve kalsiyum birikiminden dolayı damarlar sertleşir ve kalınlaşır, böylece bu damarlar kalpten gelen basınç dalgalarını daha az iletirler. Atar damarlar iç çeperlerine biriken yağ asidi birikintileri ile tıkanarak ateroskleroz (damar sertliği) denen hastalık gelişir.

 

Hafıza Kaybı ve Yaşlanma

Zekâ seviyesi 18 ila 25 yaş arası en üst IQ'da ölçülür. Sonra yavaşça azalma eğilimine girer ve hafızada bir gerileme başlar. Yaşlanmayla beynimizde de bir küçülme meydana gelir: ağırlığının % 5 -10'u 20 - 90 yaşları arasında kaybedilir. Fakat sinir hücrelerinin sayı azalmasının açığını telafi etmek için Yaratıcı'nın insanoğluna verdiği eşsiz bir nimet vardır ki, bu da, beyin faaliyetlerini terk etmeyen insanlarda, sinir hücreleri arasında iletişimi sağlayan sinaps yoğunluğunda bir artmanın meydana getirilmesidir. Bu yüzden birçok insan yaşlanmasına rağmen zihnî çevikliklerini çok fazla kaybetmezler. Bütün bunlara rağmen ne yazık ki bazı yaşlı insanlar, beynin erken yaşlanması olarak tabir edilen Alzheimer hastalığının pençesine düşerler.

Yaşlı insanlar enfeksiyonlara karşı oldukça savunmasızdırlar, immün sistemdeki bu zayıflama vücuda giren tanımlanmamış molekülleri belirleyen ve sınırlı stoğu olan T-Lenfosit sayısındaki azalmadan kaynaklanır. Aynı zamanda yaşlı insanlar, immün sistemlerinin kendi vücutlarına karşı saldırıya geçmesi sonucu meydana gelen rheumatoid artritis ve alzheimer gibi oto-immün hastalıklara yatkın hâle gelirler.

Bütün bunlar yaşlanmanın dışa vurumudur. Peki ya moleküler seviyede ne gibi değişiklikler meydana gelmektedir?

Bu bir paradokstur. Hayat için zaruri olan iki madde yaşlanmayla artık zararlı bir hâl alır. Bunlar oksijen ve şekerdir. Oksijenli solunumda, kompleks organik moleküllerden enerji açığa çıkarmak için oksijen kullanılır. Fakat bu arada serbest oksijen radikalleri denilen ürünler meydana gelir. Bu moleküller son derece tahrip edici moleküller olup, bilhassa solunum olayının meydana geldiği mitokondrilerde zararlı tesirlerini gösterirler. Mitokondri içinde bulunan küçük fakat hayatî öneme sahip DNA. böylece savunmasız hâle gelir. Daha az reaktif olan H2O2 (hidrojen peroksit) gibi radikaller hücre içine sızarak çekirdeğe ve buradan da kromozomlara ulaşıp zarar verebilirler. Bu zararlı moleküller hücre zarlarının yapısındaki yağ moleküllerine ve kanda taşınan kolesterol formlarına karşı da atağa geçer. Bu durum iyi gibi görünse de, bu kolesterol formları serbest radikaller tarafından okside edildiğinde, yapılarında geri dönüşümsüz bozulmalara yol açmakta ve bunlar da immün sistem tarafından hedef kabul edilip, oto-immün (bağışıklık sisteminin kendi vücuduna saldırması) atağa geçilmektedir. Sonuçta arterlerde yağ plâklarının gelişmesi desteklenmiş olmaktadır. Elbetteki serbest radikallere karşı vücudumuz savunmasız bırakılmamıştır. Antioksidan vitaminler (E ve C vitaminleri) ve antioksidan enzimler bu görevi yerine getirir. Meselâ katalaz enzimi H2O2 (hidrojen peroksit)'i H2O (su)'ya çevirir.

Şekerler de. gerekli fakat zararlı da olan moleküllerdir. Glukoz molekülü, glukolizasyon reaksiyonu ile proteinlere bağlanır. Meselâ, kollagenle desteklenen alt deri tabakasının, yaşlanma ile esnekliğini kaybetmesi glikolizasyonun bir sonucudur. Böyle gerilemelere özellikle arterlerde, tendonlarda ve akciğerlerde rastlamak mümkündür. Arter duvarlarında glikolizasyona uğrayan kollagen buradan geçen proteinleri engeller ve bu da LDL kolesterolünün (halk tabiri ile kötü kolesterolün) arterlerde birikimi için diğer bir sebep olabilir. Bütün proteinler glikolizasyonun hedefi durumundadır, çünkü proteinler daha az çözünür ve bozunur bir hâl alırlar. Bir teoriye göre yaşlanma; proteinlerde, yağlarda ve DNA'lar da serbest radikal ve glikolizasyon atakları sonucu meydana gelen ve telafi edilmemiş zararların birikimi sonucu meydana gelmektedir. Bu teoriye "Hatalı Birikim Teorisi" denir.

Zamanla enzim ve proteinlerin tesiri daha da azalmaya başlar. Bazen de DNA üzerinde tamiri mümkün olmayan hatalar meydana gelir. İşte bu mutasyonlar her hücre bölünmesinde diğer hücreye aktarılır Mutasyonun en kötü sonucu, kontrol edilemeyen hücre bölünmesi olarak tabir edilen kanser'dir. P16 ve P53 olarak adlandırılan tümör baskılayıcı veya durdurucu genlerindeki mutasyonlar, bir çok kanser türünde tanımlanmıştır.

Normal insan hücreleri farklı dokularda değişmekle beraber, 50-100 defa bölündüklerinde yaşlanırlar. Yaşlanmış hücreler genç hücrelere göre daha büyüktür. Bir yıl önce hücre biyoloğu J. Shay ve bir nörolog olan W. Write hücre seviyesindeki yaşlanmayı durduracak bir yol bulduklarını bildirdiler. Başın alın bölgesinden aldıkları deri hücrelerine, telomeraz adlı enzimin salgılanmasını sağlayan geni eklediler. Alın hücreleri normalde 60 kere bölünebilir. Fakat bu durumdaki hücreler hiçbir engelleme ile karşılaşmadan yorulmak bilmeyen motorlar gibi 300 defadan daha fazla bölünmüşlerdir. Nihayetinde araştırıcılar bu metodun hücre yaşlanmasını oldukça yavaşlatacağını umuyorlar, fakat hiçbir bilim adamı bundan sonra kahvaltılarımızda telomerazlı besinler yenmesini tavsiye etmiyor. Çünkü telomeraz enziminin karanlık bir yüzü vardır; bütün kanser türlerinin % 85'inde bu enzimden bol olarak bulunmaktadır. Bu yüzden sınırsız bölünme sağladığı için kansere sebep olan faktörlerden biri de bu enzim olabilir. 1961 yılında L Hayflick adlı kanser araştırmacısı, hücre içinde bölünmenin ne zaman durdurulacağı konusunda bir çeşit saat olduğunu söyledikten sonra, eğer kültüre alınmış hücreler dondurulursa ve 10 yıl sonra buzları çözülürse hücrenin bölünmesine kaldığı yerden tekrar başlayacağını ileri sürdü. Bilim adamları bu biyolojik saatin kromozomun uç kısımlarında yer alan telomerler olduğunu söylemekteler. Telomerler, bir gerdanlıktaki boncuklar gibi DNA zincirinin belli kısımlarının parçalarının binlercesini bulundurur. İşte her hücre bölünmesinde kolyedeki bu boncuklardan bir kaçı kaybedilir, sonunda da telomer belirli bir kısalığa eriştiğinde, hücre bölünmesi durur.

1970 yılında Rus immünolog A. Olovnikov hücre bölünmesinin niçin sona erdiği konusunda bir teori geliştirdi. Olovnikov. Moskova Metro İstasyonu'n-da beklerken, tren raylarının DNA, lokomotifin de DNA eşleme mekânizması olduğunu hayal etti. Lokomotifin hiçbir zaman rayların son bölümüne veya en başına tam olarak geçemeyeceğini gördü. İşte DNA'nın mükemmel bir şekilde her eşleşmesinde bir tampona ihtiyacı olacaktır. Olovnikov'un teorisine göre telomerler bu tampon görevini İcra etmektedirler.

Hâlen esrarını koruyan "Progeria" adlı hastalığa sahip çocuklar üzerinde yapılan çalışmalar nasıl yaşlandığımıza dair kıymetli bilgiler vermektedir, Progeria erken yaşlanma hastalığıdır, bu hastalığa sahip çocukların ortalama hayat süresi 12,7 senedir. Çocukluğunu yaşayamayan bu çocuklar, 60-70 yaşındaki insanlar gibi görünürler, çünkü hücrelerindeki telomerleri kısa olarak doğmuşlardır.

Lâboratuar ortamında telomeraz enzimi verilen hücreler, telomer boyunu ve hücrenin gençliğini muhafaza etmektedir. Fakat insan vücudunda bu. laboratuardaki kadar kolay değildir. Yaşlandıkça vücudumuzda bir çok değişiklikler meydana gelmektedir. Bilim adamlarının çoğunun, tek bir enzimin bütün bu değişimleri geriye döndüreceği hususunda şüpheleri vardır. Telomerazın bir çok kanser türünde bulunduğu bir gerçektir, fakat belki de kanserle mücadelede, yine kanserde artan bu potansiyel silah kullanılacaktır. Kanser vakalarında telomeraz aktivitesi inhibe edilebilirse (baskılanırsa) kanser hücreleri yeniden ölümlü hâle gelecektir. Şimdilerde ilâç firmaları telomeraz enzimini inhibe edici (engelleyici] ilâçlar üzerinde çalışmaktalar. Aslında hayatın farklı dönemlerinde farklı stratejiler uygulanabilir. Bunlardan biri, genç yaşta iken telomeraz aktive edici ilâçlar almak ve yaşlandıkça da kanser gelişimini engellemek için telomeraz inhibe edici ilâçlar kullanmak olabilir.

Bilim adamlarının büyük çoğunluğuna göre yaşlanma kaçınılmazdır. Şimdiye kadar bulunan ve yaşlanmayı geciktiren tek bir yol vardır. Bu da vücuda giren besinleri azaltmaktır. % 60-70 oranında daha az beslenen deney sıçanlarının diğerlerine göre daha uzun süre çevik kaldıkları, çok daha güçlü bir im-mün sisteme sahip oldukları ve hâfızalarının daha iyi olduğu görülmüştür.. En Önemlisi bu sıçanlar, diğerlerine göre % 40 daha uzun yaşayabilirler. Diğer bir çalışma da, caenorhabditis olarak bilinen mikroskobik kurtçukların mideleri iyice dolduruldukları zaman ancak üç hatta yaşadıklarını açıklayan bilim adamları, bu kurtçukların az yiyecek almaları halinde tırtıl dönemine kadar iki ay yaşayabildiklerini kaydettiler. Bu kurtçuklar sahip oldukları cytocylıc catalase olarak bilinen enzim sayesinde serbest oksijen radikallerinin zararlı tesirlerinden korunmaktadırlar, Bilim adamları bir sonraki çalışmanın insanlarda da bu enzimin bir benzerinin olup olmadığını araştırmak olduğunu belirtiyorlar. Az yemek yemek, günümüz İçin yaşlanma ve hastalıklarla mücadelede en makul yol olarak görülmektedir.

Yine de bütün bu gayretlere rağmen, eninde sonunda yaşlanacağız ve eninde sonunda kabre gireceğiz. Zaten insan ölmek için doğar ve ölmemek üzere dirilmek için ölür. Ölümsüz bir hayata basamak ve dünyada hayırlı eserler bırakabilmeye vesile olduğu taktirde, daha sağlıklı bir yaşlılığın ve uzun ömrün bir mânâsı olabilir. Yaşlı-genç hiçkimsenin elinden kurtulamayacağı ölümü, yokluk olarak görenler, yaşlansa ne olur, genç ölse ne olur?

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki -

Arayan Biyolog

Güncel bilimsel gelişmeler ve olaylar ışığında evrene bakış ve yorumlar.

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro