Turk Bayrağı

BİLGİ FELSEFESİNE FARKLI BİR BAKIŞ

22/5/2008 -Kategori: makaleler

BİLGİ FELSEFESİNE FARKLI BİR BAKIŞ

Dünyada, "insan kaynakları" şeklinde yapılanmış kurum veya işletme birimlerinin yerini giderek "bilgi yönetimi, kurum veya bilgi üretimi ve bilgi yenileme" şeklinde yapılanmış organizasyonlar almakta veya mevcut insan kaynakları birimleri bilgiyi de bünyelerine alarak daha sistemci ve bütüncül yeni yapılanmalara gitmektedir.

Batı dünyasında 1980"li yıllarda "insan kaynakları"nı esas alan kurumlar, ülkemizde daha yeni yeni kabul edilirken, dünya şimdilerde bilgiyi ve entelektüel sermayeyi daha çok ön plâna almaktadır. Bilgiyi bir güç teinini vasıtası olarak gören Batılı, 21. yüzyılda maddî sermayeden daha önemli olacak olan entelektüel sermayenin ruhunu oluşturan bilgi ve onun tabiatını, canlılığını ve çoğalabilirliğini sağlayan ve engelleyen durumlar üzerine yoğunlaşmakladır. Bu hususlarda yapılacak çalışmaların başında öncelikle bilginin kullanıcıya ve kontekste bağlı olarak değişen mânâları, farklı boyutlardaki derinlikleri ve bilginin temel özellikleri gelmektedir. Ülkemiz üniversiteleri, eğitim kurumlan ve iş dünyası, 21. yüzyılın güçlü kurumları olacaklarsa, bu konularda şuurlu bir yeterliliğe ulaşmak zorundadırlar.

İç ve dış dünyadan gelen sinyallerin (ham veri-data) dilin temel elemanlarından olan kelimelerle yakalanması (veya ifade edilebilmesi veya dönüştürülebilmesi), verilerin daha anlamlı (yarı işlenmiş) bütünler olan malûmata (kelime kombinasyonlarına veya kümelere/information) dönüştürülmesini sağlar. Bu malûmatların ve verilerin insan zihninde yeniden düzenlenip, münasebetler kurulması ve mânâlandırılması ise bilgiyi (knowledge) meydana getirir.

Bilgi, kompleks bir kavram olup. veri, malûmat, bilgi ve hikmet arasındaki farkların ortaya konması gerekir. Veri; ham, işlenmemiş uyanlar, sinyaller veya rakamlar iken, malûmat; yarı işlenmiş ve kısmen düzenlenmiş kelime, kelime grupları veya cümleler şeklinde ifade edilmiş verilerdir. Bilgi ise; kişinin daha önceki zihin dağarcığı içinde sınıflandırılarak münasebetler kurulmuş malûmat üzerinde mânâ kazanmış, problem çözmede kullanılabilir hâle getirilmiş veri topluluklarıdır. Dolayısıyla veri, malûmat ve bilgi arasındaki fark; münasebetler kurma, anlamlandırma ve problem çözme derecelerinden kaynaklanır. Hikmet (wisdom) ise, bilginin derin mânâlarının, nerede, ne zaman, ne şekilde ve hangi dozda kullanılacağını idrak edebilme hâli veya tecrübesidir. Bir başka açıdan eşyanın sırlarını kavrayabilirledir. Bilgi dünyasındaki mevcut bilginin çeşitleri ve farklı boyutları arasındaki münasebetleri ve dengeyi kurup devam ettirebilen kişi, hikmetin bilgisine sahiptir. Bu bilgi, belli bir çalışma, azim ve disiplinden sonra insana hediye edilen bilgidir. Bilginin mânâ ve muhtevası, yukarıdaki tarifle sınırlı olmayıp, büyük Ölçüde kullanıcının onu, ne maksatla ve nerede kullanacağına bağlı olarak değişim gösterir. Bu noktadan bilgi, bir çok açılardan farklı şekillerde tarif edilebilir. Tek bir tarifle bilgiyi izah etmek, derinliklerini yok etmek demektir. Nitekim pozitivist düşünce, tarihte böyle bir yanılgıya düşmüş, anlamlı ve geçerli bütün bilgileri beş duyuyla elde edilen bilgiler olarak tanımlamıştır. Bilgi, bir nesne olarak tanımlanırsa, bilgi bankaları, veri tabanları ve bilgi depolama ortamlarında saklanan şeyler akla gelir. Bilgi, bir işlem olarak ele alındığı takdirde, ortaklaşa bilgi üretebilme yolları, öğrenme dinamikleri ve problem çözme süreçleri gibi aktiviteler, bilgiyi daha iyi tanımlar.

İş adamları, kullanıcılar ve tüketiciler açısından ise bilgi, tecrübeler, kavramlar, değerler ve inançları ihtiva ettiği gibi. paylaşılabilen ve değiş tokuş yapılabilen iş yapma şekillerini de içine alır. Bu zaviyeden İngilizce'de 'explicit (açık, vazıh, apaçık) ve 'tacir' (üstü örtülü, gizli, zımnî), bilgi şeklinde, bilginin ikiye ayrılması çok anlamlıdır. Açık ve vazıh bilgi, kitaplardaki formel, nesnel bilgi iken, örtülü ve gizli bilgi kişi tarafından özümsenmiş, problem çözmedeki gücü ispatlanmış olan ve ancak kişiyle birlikte bulunabilen ve ondan söz veya yazı olarak ayrıldığında ruhunu kaybeden bilgidir. Bu tür bilgiye sahip olmada, usta-çırak metodu vazgeçilemez bir öğrenme metodudur. Buna bir örnek verecek olursak, size bir beyin ameliyatının nasıl yapıldığını bütün ayrıntılarıyla anlatan bir kitap (explicit veya açık bilgi) versek ve siz bu kitabın muhtevasını zihninize aktarsanız da bir beyin ameliyatını yapabilecek ehliyeti ve gücü kazanamazsınız. Ancak belli bir formasyon aldıktan sonra, bizzat 5-10 kere bu teorik bilgi üzerine beyin ameliyatlarına katılırsanız, sizde beyin ameliyatını yapabilecek bir örtülü bilgi (tacit) oluşmuş olur.

Bir başka açıdan ise bilgi; varlığın anlamını, gayesini ve özünü açıklayan vahyî (dinî) bilgi ve insanın dünyevî hayatına fayda ve katkı sağlayan bilimsel bilgi şeklinde ikiye ayrılarak da incelenebilir. Cüneyt Ülsever, Karadul isimli romanında, Müslümanların vahyî bilgiden dolayı "nesnenin öz varlığı"nı kavramakla. Hrisliyan Batı dünyasının ise "nesnenin fayda varlığı"nı kullanmakta üstün olduğunu vurgular. Bu tür bilgi ayrımının dinî literatürdeki karşılığı, mânâ-yı harfi (nesnenin öz varlığını ortaya koyan bilgi) ve mânâyı ismî (nesnenin fayda varlığını ortaya çıkaran bilgi) şeklindedir. İkinci gruptaki bilgi, insanın dünyevî hayatındaki refahını artırıcı, ihtiyaçlarını giderici ve problemlerini çözücü bir fonksiyon görür. Birinci gruptaki bilgi ise, varlıkların var oluş gayelerini ve hikmetlerini anlamamızı sağlayarak hayatımıza derin bir mânâ katar ve hayatın manevî boyutunu tatmin edici fonksiyon görür. Ayrıca, elde edilen bilimsel bilginin insanlığın refahını artırmada kullanılabilmesi; iyi, doğru ve güzel değerlerin yeşertilmesi için pusula fonksiyonu görür.

Bütün bunların bize söylediği şey, bilginin oluşum süreçleri ve derinlikleri arasındaki ayrımları veya onun farklı boyutlarını zihinlerde netleştirmeden, bilginin katma değer üretme gücünü veya faydalılık değerini artırmak için doğru stratejiler geliştirebilmenin oldukça zor olduğu gerçeğidir. Zaten bu ayrımların farkında olmayan kişi, bilimsel bilgi ile dinî ve ahlâkî bilgileri ya birbirlerine zıt bilgi alanları olarak algılayacak, yahut birini kabul edince, diğerlerini göz ardı etme tehlikesiyle karşılaşacaktır.

Ferdî olarak sahip olduğumuz bilgi, aslında bir bilgi ağından meydana gelir. Bu bilgi ağı, düşünceler, hisler, kavramlar, fikirler ve inançlarla örgülenmiş olup, işleyiş açısından tabiat sahnesinde sergilenen ekosistemlere benzer ve ağ tabanlı etkileşimler oluşturur. Meselâ zihnimize gelen veriler ve malûmatlar, bilgi şeklinde yeniden düzenlenir ve işlenirken, şekillenmekte olan bilginin mânâ boyutu, belli ölçüde kişinin sahip olduğu kültür, inanç ve felsefî düşüncenin tesiri altında ortaya çıkar. Zihin, sürekli gelen verileri ve malûmatları yeniden düzenleyerek manâlı ve birbiriyle bağlantılı hâle getirmeye çalışır. Bu düzenleme ve sınıflama işlemi, bilgiye ihtiyaç duyduğumuzda onu daha kolay elde etmemizi sağlar. Bildiğimiz pek çok şey, hemen kullanıma ihtiyaç duyulmadığından zihindeki veri dolabına atılır. Hakkında bilgi sahibi olduğumuz bir konuyu tartıştığımız zaman bilgi daha geniş bir zemine oturur ve sağlamlaşır. Neticede o bilginin faydalı olabilecek yönlerini de keşfetmeye başlarız. Eğer bununla da yetinmeyip o mevzu üzerinde derin bir tefekkür yaparsak, o zaman ilgili konunun temelini oluşturan felsefî yaklaşımları ve kabullenmeleri fark etmeye başlarız. Ayrıca kendimizde hikmet ve sezgisel bilgi de var ise, o zaman o konuyla alâkalı maksatları, niyetleri ve değerleri de anlama imkânına sahip olabiliriz.

Ruhî-tasavvufî bilgi ve tecrübelerle kazanılan bilme ve anlamanın diğer bir boyutu da, her şeyi birlik hâlinde, bir ve bütün olarak görme ve bunu doğrudan vicdanında hissetme şeklindeki bilgidir. Bu noktadaki bilgi söze ve yazıya dökülemez ancak hissedilir. Kişi bu hâlet-i ruhîyeye eriştiğinde huzura ve sakinliğe kavuşur ve tek bir kudretle bütünleştiği ve kendini büyük bir bütünün parçası olarak hissedip öyle algıladığı için büyük bir sinerji kazanır.

Kâinattaki birlik ve bütünlüğü fark edip onu vicdanında duyma noktasına erişen kişi, farklı bir boyutun değerler dünyasına girdiğinden, daha fazla sevgi, kardeşlik ve insanî değerlerle kendini donatma sürecine girer. Bu tip tecrübeye sahip kişilerin çoğalması, topluma sıhhat, muvaffakiyet ve zindelik katacaktır.

Sahip olduğumuz değerler, kabullenmelerimiz ve inançlarımız, zihnimize gelen bilgileri kontrol eden gümrük kapıları ve memurları olarak iş görür. Hangi malûmat ve verileri kabul ve hangilerini ret edeceğimize karar verir.

Felsefî düşüncemiz de, müşahedelerimizi ve tecrübelerimizi nasıl organize edeceğimizi etkiler. Bilginin her bir yönü. hayatımızda yaptığımız işlerin belli boyutlarını destekler.

Eşyanın nesnel yönüne bakan, onun işleyiş ve oluşumuyla ilgili külli ve âlemşümul bilgi, eşya ve varlıkların somut faydalarından istifade etmede muazzam bir verimlilik sağlar. Meselâ siz güneşin ısı üretme ve yayma mekanizmasını ve ısıyla alâkalı temel bilgilere sahipseniz, güneş kolektörlerini yapma ve ucuza ısınma imkânına sahip olabilirsiniz. Bu tür evrensel bilgilerin herhangi bir kısmını ihmal etme veya görmezlikten gelme, düşük verimliliğe, maliyet artışına, hatalı iletişime, moral bozukluğuna ve iş kaybına yol açar. Bir örnek daha vermek gerekirse, insanları motive etmenin evrensel kuralı, mükâfatlandırma ve ceza sisteminin adaletli şekilde hayata geçirilmesidir. Siz bu kuralı göz ardı edip. çalışanla çalışmayanı aynı kefeye koyarsanız veya iyi, güzel yapılan şeyleri maddî ve manevî olarak mükâfatlandırma yoluyla desteklemezseniz insanları motive edemezsiniz.

Bilgi, ırmak gibi sürekli akış hâlinde olan ve değişen bir varlıktır. Bir ticari işletme veya kurumdaki ürünler, hizmetler, işlemler, teknoloji, yapılar, roller ve münasebetler etrafında şekillenen bilgi, zamanla değişime uğrar. Her bir birimde iş gören bilgi deseni, bir öncekinden farklıdır. Kurumun ortak zekâsının önemli bir bileşeni olan bilgi, sürekli yavaş veya hızlı değişime uğruyorsa. "kurunum kolektif (şahs-ı manevî) zekâsını artırmak için bilgiyi nasıl örgütlemeliyiz?" sorusu bugünkü işletmelerde hayatî bir sorudur. Bu çerçevede, kurumlarda ve işletmelerde devridâim eden bilgi, ancak kompleks ama tekâmül eden uyumlu bir sistem olarak ele alındığında katma değeri ve faydalılığı artırılabilir.

 

Bilginin Temel Özellikleri

1- Bilgi, dağınık ve dağıtıktır;

Bilginin her boyutu her şeyle bağlantılıdır. Herhangi bir şeyin bilgi boyutunu tamamen izole edemezsiniz. Kurumsal bilgi; sosyal yapı, kültür, teknoloji, teşkilâtlanma yapısı, fertlerin şahsiyet yapıları ve maharetleriyle doğrudan veya dolaylı olarak bağlantılıdır. Bilgi daha geniş bir çerçevede ise. millî ve küresel bilgi çevresinin ve ekolojisinin üzerine oturur. Bilgiyi oluşturan ve etkileyen faktörler, karmaşık ve düzensiz bir yapıya sahiptir.

 

2- Bilgi, sadece uygun ortamlarda düzenlenebilecek bir yapıya sahiptir:

Bir kurumda bilgi her gün üretilir, sürdürülür, Öldürülür ve güncellenir. Bilgiyi düzenleyen ve yönlendiren bu yapı ise. kurumun veya grubun kimliği, gayesi ve misyonudur. Kurumun veya grubun vizyonu, hedefi ve misyonu çok net olarak tanımlanmamış ve her bir fert tarafından ortak bir değer olarak paylaşıl-mamışsa, orada bilgiyi üretebilme şansınız çok düşüktür.

 

3-  Bilginin karakterinde bir topluluk veya grup teşkil etme özelliği vardır:

Bilgi var olmak, büyümek, gelişmek ve küme oluşturmak ister. Bunun en güzel örneği. internet üzerinde doğan, gelişen, büyüyen ve binlerce grup oluşturan bilgi kümeleridir. Bilgisi olan kişi konuşmak, yazmak kısaca iletişimde bulunmak ve bildiklerini yaymak ister. Bilgi hapsolursa ve iletişimi engellenirse ölmeye başlar.

 

4- Bilgi, bir dili kullanarak seyahatini gerçekleştirir:

Bilginin her bir çeşidi farklı bir terminoloji altyapısına bağlı olarak, farklı bir iletişim dilinde seyahat eder. Bu çerçevede zengin bilgi ve terminolojiye sahip olmak, belli bilgi boyutlarını anlayabilmek için gerekli ön şarttır.

Meselâ dinî terimleri, dinin temel usulleri ve kaidelerini bilmezseniz, onu doğru anlamanız imkânsızdır. İnternet isimli küresel ağın nimetlerinden yararlanmak isterseniz onun terminolojisine ve işleyişine âşina olmanız gerekir. Özetle, sahip olmak istediğiniz bilgi çeşidine ait terminolojileri doğru anlamak ve ilişkilendirmek, doğru düşünme ve anlamanın ön şartıdır.

 

5- Bilgi, kontrol edilmesi zor kaygan bir yapıya sahiptir:

Bilgiyi ne kadar bir noktada toplamaya çalışırsanız çalışın, o nispette kendini dağıtacaktır. Günümüzde büyük bir güç üretme vasıtası olan bilgi, şifrelenmiş belge, veri tabanı, patent ve zihin mülkiyeti haklan gibi şeylerle zapturapt altına alınmaya çalışılmaktadır. Bu açıdan bilgi çok fazla kontrol ve baskı altında tutulursa, ölmeye ve fonksiyonunu kaybetmeye başlar.

Bugünün ticarî ve sosyal hayatında en büyük açmaz, işletmelerin bütüncül (sistem seviyesinde) düşünebilme ve analiz edebilme maharetlerinin yokluğu veya yetersizliğidir. Bir işletmedeki her türlü bilgi giriş-çıkış ve dolaşımını, üretimi artıracak yönde plânlayabilme. ge-çersizleşen bilgilerden kurtulabilme ve bilgilerini piyasa şartlarına göre yenileyebilme, önümüzdeki yılların verimliliği ve etkinliği artırma faaliyetlerinin ana eksenini oluşturacaktır. Bilgi yönetimi olarak tanımlanan bu kültüre ve yapılanmaya sahip olmayan kurum ve işletmelerin 21. yüzyılda ayakta kalma ihtimali çok düşük olacaktır. Fert ve kurum seviyesinde bilgiyi daha aktif ve etkili bir şekilde kullanabilenler, önümüzdeki yüzyılın şekillenmesinde önemli rol oynayacaklardır.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YALNIZLIK PSİKOLOJİSİ

22/5/2008 -Kategori: makaleler

YALNIZLIK PSİKOLOJİSİ

Kişinin çevresi tarafından bir kenara itilmesi gibi tarif edilse de, yaşadığı ruh haleti ile toplumdan ve çevreden kendisini soyutlayarak iç dünyasına çekilmesidir yalnızlık.

Dünyanın her nesnesine organik ve hissi ağ salanlar, bağlantılarının sayısı ve ehemmiyetine göre bunlardan kopmak istemezler. Kaybedilen değerlerin önemine göre üzüntü, keder, korku, yalnızlık hissi duyarlar. Yaşlandıkça bedenleri adına çok şey kaybeden insanlar, yaptırım güçleri azalıp sahip oldukları imkânlar ellerinden çıktıkça güçsüzlüklerini ve hiçliklerini anlarlar. Zaman içinde bu kimselerden, "elimden bir şey gelmez; onsuz yapamam; beni hayata bağlayan o idi: beni yalnız bırakın: kimseyi görmek istemiyorum....." gibi şikâyetler duyabilirsiniz.

Yalnızlık hissi yaşayan insanların yüzlerinde bu duygunun belirtileri vardır. Genelde psikolojik çöküntü içindedirler. Yüz ifadeleri anlamsızdır. Dalgın olarak bir noktaya bakar, her şeyden kaçıp kendilerini soyutlarlar. Güçsüzlüklerini ve çaresizliklerini kabullenirler. Hâdiseler karşısında sinik, hâlsiz ve tepkisiz insanlardır. Bu tip belirlilerin süresi ve şiddeti, yalnızlığa sebep olan tesirin önem derecesi ile birlikte, kişide yaptığı ruhî ve bedenî streslere bağlıdır.1

Yalnızlık hissini yaşayanlar, yalnızlığı, yalnızlık aktivitesi içinde çözeceklerine inandıkları ve algıladıkları için yalnızlığa boyun eğerler. Günlük hayat içinde daima sosyal sıkıntılarla beraberdirler.

Yalnızlık, sebebine ve belirtilerine göre çeşitli isimler almıştır: Çevreyle münasebetlerin kesildiği depresyonla birlikte oluşan derin yalnızlık: kendini toplum içinde yabancı hissetmeyle oluşan sosyal durum yalnızlığı; beden ve çevre şartları iyi olsa bile hissî âlemde beklentilere cevap alınamayınca oluşan duygusal yalnızlık; iç dünyasındaki üzüntülerden kaynaklanan (self pity), dışarı yansıtılmayan, görünen davranışları normal olan gizli yalnızlık: depresyon, korku gibi belirtilerle birlikte açığa çıkan triad yalnızlık gibi çeşitlerden bahsedilebilir.2,4,10,19

Görünüşteki yalnızlık hiç mühim değildir. İnsanların bazıları yalnızmış gibi görünürler. Oysa ki iç âlemlerinde yalnız değillerdir. Ebu Zerr (r.a) başkalarına göre sosyal açıdan yalnızdı. Fakat ruh dünyasında dostları vardı, Dostları bedenen yanında olmasalar bile düşünce ve his âleminde onunlaydılar. Allah ve Resulünü dost edinen bu insanların yalnızlık hissini yaşamaları mümkün değildir. Muhabbete varan ruhî beraberlik Ebu Zerr'de yalnızlık hissini uyandırmamıştır. Bu noktada bulunmayan her insan yalnızlığa açık kapıdır.

Yalnızlık hissinin oluşmasında sebepler kişilere göre değişiklik arzeder. Kadınlar erkeklere göre daha duygusaldırlar. Kadınlarda bağlılık ve şefkat hisleri erkeklere göre fazladır. Bağlandığı en önemli değerler elinden alındığı zaman yalnızlık hissini yaşarlar. Müzmin hastalığı olan 80 kadın ve erkek hasta arasında yapılan bir araştırmada kadınların erkeklere göre daha fazla yalnızlık çektikleri ortaya konulmuştur. Yine aynı araştırmada, kocaları müzmin hasta olan sağlam kadınlardan da yalnızlık hissi çekenlere rastlanmıştır.8 Aynı kaderi paylaşan yaşlı eşlerin ortak değerleri ellerinden çıktıkça ve bunlara yeniden sahip olma ihtimalleri yok oldukça ümitsizliğe düşerler ve derin olmayan gizli yalnızlık hissini yaşarlar.17

Yaşlılar, yakınları ile birlikte yaşadıkları zaman daha mutludurlar. Ataerkil ailelerdeki yaşlılar kendilerini emniyette hissederler. Küçükler kendisine hürmet ve muhabbet gösteriyorlarsa; hayatla olan bağları daha da sağlamlaşarak ruh ve his dünyalarında mutluluğu tadarlar. Sosyal ve psikolojik tatmine eriştiklerinden yalnızlığı hissetmezler. Yaşlı hastalarda yalnızlık hissi en sevdiği yakınını kaybettiği zaman ortaya çıkar. Yıllardır beraber yaşadığı, aynı kaderi, üzüntüyü, sıkıntıyı, sevinci paylaşan eşlerden birisi öldüğü zaman diğeri yalnızlık hissini derin olarak yaşar. Kayıp yeni ise, yalnızlık daha derindir. Artık hayat onun için mânâsızlaşır, yaptıklarından zevk almaz, düşünce âlemi içinde bir köşeye çekilir. Yalnızlık duygusu içinde takılıp kalanlar günün birinde ölümü ister hâle gelir. Neticede sevdiğine karşı vuslat arzusu doğar. Çok yakınını kaybedenlere çevre destek olmalıdır. Desteksiz olanlar yalnızlığı yalnızlık düşüncesi içinde çözmeye başlar ki, bunun da neticesi "yalnızlık" fâsit dairesidir. Yaşlıların, yakınların kaybedilmesiyle oluşan derin yalnızlık dışındaki yalnızlıkları, gizli yalnızlıktır.

Derin yalnızlık genellikle gençlerde daha çok görülür. Gençlerde kişiler arası bağımsızlık ve hissîlik ön plândadır. Saf, derin, karşılıksız her türlü fedakârlığa açık sevgileri olduğundan bağımlı oldukları değeri kaybettikleri an, derin yalnızlığa girerler. Genel yalnızlığın % 17,4'ünü oluştururlar.9,10

14-22 yaş arası Adelosan çağındaki çocuklarda arkadaş bağımlılığı fazladır. Kendilerini güçlü hissederler, tehlikeyi umursamazlar, kendilerine güvenirler. Kendini kontrol etme iradesi olan öğrencilerde yalnızlığın görülmediği; sosyal sıkıntısı, duygusallığı, psikolojik problemleri olan öğrencilerde yalnızlığın görüldüğü tespit edilmiştir.14 Şahsî yeterliliği olan, yaptığı işlerde daima başarılı olanlar yalnızlık hissine kapılmazlar. Kabiliyetlerinden dolayı yakın ve uzak çevrenin ilgisi vardır.

Yalnızlığın hayat memnuniyeti ile ilgili olduğu gösterilmiştir. Geçim sıkıntısı çekmeyen, aile içi münasebetleri iyi olanlarda yalnızlık hissi daha az görülmektedir.18 Özellikle zenginlikten fakirliğe düşen insanlar günümüzde çok fazladır. Alışık olmadığı standartlarla yaşamaya çalışanlar hayat değişikliği neticesinde sosyal hayattan yara aldıkları için yalnızlıklarını kabul ederek yalnızlığı yaşarlar. Zengin olduğu dönemde bir sözünü iki etmeyen insanlar, fa-kirleşince onu yalnız bırakırlar. Çevrenin vefasızlığına maruz kalan bu insanlar, kendilerini duygusal yalnızlık içinde bulurlar.4-6

Amerika Birleşik Devletleri'nde zengin ve fakir öğrenciler arasında yapılan bir araştırmada, fakir öğrencilerdeki yalnızlık ve depresyon hissinin, zengin öğrencilerden daha fazla bulunması dikkati çekmektedir. Fakir öğrencilerde görülen, duygusal yalnızlıktır. Bu tür yalnızlık, milletlerin karakterlerine göre değişmektedir. Aynı araştırmada yabancı öğrenciler de incelenmiş ve neticede, yabancıların sosyal yalnızlık içinde oldukları tespit edilmiştir.20 Sosyal hayatta toplum içinde yabancı olmanın bir semptomu olan bu yalnızlığı, kendi ülkemizde yabancı bir şehre gidip orada aradığımız dostu bulamadığımızda geçici de olsa hissederiz. Kişilerin karakterleri olduğu gibi milletlerin de karakterleri vardır. Coğrafî şartlar ve ortak kültür en önemli faktörlerdir. Japon ve Avusturyalılar arasında yapılan bir çalışmada yalnızlık ve hayattan memnun olma hissi araştırılmış, Japonların hayat memnuniyetsizliği ve yalnızlık hissi Avusturyalılardan daha fazla çıkmıştır.15

Sıkıntı, depresyon, öfke, şaşkınlık, güçsüzlük gibi rahatsızlığı olanların hastalıkları kronikleşip derinleşmişse yalnızlık hissi daha fazla görülmektedir.

Kişinin ruhî durumu iyi ise daha az yalnızlık hissetmektedir. Özellikle alkol alma alışkanlığı olanlar psikolojik rahatsızlıklarını çözemediklerinde çareyi alkol almakta bulurlar. Belli bir süre kullanıldıktan sonra alkol, unutma için yardımcı olmaz ve yalnızlık duygusu daha şiddetli bir biçimde açığa çıkar.15 Alkoliklerde yalnızlıkla birlikte gelen depresyon, alkolün dozunu artırmada tesirli olur.5,7 Neticede, çok çabuk etkilenen ve hayattan memnuniyetsiz görünen insanlar olarak bir kenara çekilirler. Yalnızlık hissi duyan insanlarda alkol tüketiminin arttığı gözlenmiştir.1,2

Homoseksüellik psikiyatrik bir hastalıktır. Romantik homoseksüellerde yalnızlık hissinin fazla olduğu gözlenmiştir. Toplum kültürüne ve süperego-suna ters düşen hayat tarzını benimsediklerinden çevreleri bu tipleri bir kenara iter. Toplum ile kaynaşmaları mümkün olmadığı için sosyal ve derin duygusal yalnızlığı yaşarlar.12

Çevrenin bir kenara iterek küçümsediği diğer bir grup da geri zekâlı çocuklardır. Yaşıtları ile yaşadıkları ve bulundukları her yerde zeki çocuklardan farklılıklarını hissederler. Çevresi onları bir kenara iterken, onlar da bu kabullenişle kendilerini yalnızlığın İçinde bulurlar. Araştırmacılar geri zekâlı çocukların zeki çocuklara göre daha fazla yalnızlık çektiklerini yaptıkları çalışmalarda göstermişlerdir. Kabulleniş ve sinme diye adlandıracağımız bu durum, farklılığın bir tezahürüdür ki yalnızlığı getirir.

Müzmin hastalığı olan insanların devamlı yatmaları, iş gücü ve hayat standartlarının düşmesine sebep olmaktadır. Aile içinde eş ve çocuklarla ilgilenme az veya hiç denecek derecededir. Psikolojik ve müzmin hastaların yakınlarına verebileceği duygusal ve ekonomik veriler tatmin edecek derecede olmadığından yakınlarının kendisine olan alâkası azalır. Hasta kendisini işe yaramaz, başkasına yük olarak görür. Neticede yalnızlık hissini yaşar. Çok müzmin hastayla birlikte hasta olmayan eşler de yalnızlık hissini yaşar.8

Her insan kendi nesebini devam ettirecek, mirasını bırakacak, doğuştan kendisine verilen merhamet, muhafaza etme, cömertlik, fedakârlık, hasbîlik... gibi duyguları en yakın uygulayacak bir çocuğunun olmasını ister. Çocuğu için her şeye katlanır. Kendi nefsine çocuğunu tercih eder. Yapılan bir araştırmada bu hisleri kullanamayan çocuksuz anne ve babalarda yalnızlık hissinin fazla olduğu gözlenmiştir.3

Yalnızlık uyandıran her belirti her insanda yalnızlık duygusu uyandıracak diye bir şart yoktur. Yalnızlık duygusu kişinin fizyolojik, psikolojik sosyo-kültürel yapısıyla İlgilidir. Süresi ve şiddeti ise psikoso-matik strese bağlıdır.2

Yalnızlığın tedavisi

Peygamber Efendimiz (s.a.s) tek başımıza evde kalmamamızı ve yolculuk yapmamamızı tavsiye buyurmuştur.22 Halk arasında, yalnızlık Allah'a mahsustur, derler. Yalnızlığın giderilmesinde en önemli tedavi arkadaş edinmektir. Arkadaş gerçek dost olmalıdır. Her arkadaş yalnızlığı unutturmaz.

Yalnızlık hissini yaşayanlar kendilerini, zayıf, güçsüz arkadaşsız hissederler; çevre onlardan, o çevreden uzaklaşmıştır ve alâkasızdır. İnsanları, vefasız ve güvenilmez görürler, hayatta desteksiz olduklarını, güçsüz olduklarını kabul ederler. Yalnızlık kısır döngüsü içine giren kişinin iki dost edinmesi gereklidir. Birincisi; bütün dostların en hayırlısı, kendisinin sesine cevap veren, vefalı, zayıfların yardımcısı, gücü her şeye yeten, fakirlerin, gariplerin yardımcısı, yalnızlık duyanların dostu, iniltileri işiten ve cevap veren, kendisine sığınılanların en hayırlısı olan, her şeyin sahibini dost edinmektir. Belki bazıları Ebu Zerr (r.a) gibi sosyal olarak yalnız yaşar, fakat ruh ve his âleminde onu yaratan Dostla beraberdir. Bu da yalnızlık yerine vuslat duygusunu pekiştirir. Vuslat duygusu ise ölüm korkusunu ve dünyaya bağlılığı giderir.

İkincisi: hem sosyal hem de duygusal yalnızlığı istemeyenler yukarıdaki isimlerin sahibini dost edinirken üç boyutlu âlemde onun esmasını yansıtan veya yansıtmaya çalışan insanları dost ve arkadaş seçmelidirler, Bunlar tek başlarınayken, şuur altından fısıldanan sözlere maruz kalmamak ve onu dinlememek için hayatlarını yalnız sürdürmemelidirler.

Sosyal hayatta insanın kendisine en yakın olarak hissettiği kişiler, aile fertlerinden sonra, yakın komşulardır. Buhari, Müslim ve Tirmizi'de bahsedilen hadîslere göre iyi komşu, yediklerinden yediren, kendisinden emin olunan, komşusuna iyilik yapan ve ilgi gösteren, komşular rahatsız olacak diye tedirgin olan ve onlara rahatsızlık vermeyen, iyilik yapılması sırasında en yakın komşusunu tercih edendir. Sosyal dağılımı dengeli yapan her aile, komşusunu yalnız bırakmaz ve yalnızlık gözlüyorsa tedavi eder. Hadîste, en yakın komşunun tercih edilmesi, ilgilenilmeyen insanın kalmaması için ince hikmetleri olan bir tercihtir. Düşünün, her insan yakın komşusunu değil de uzaktakini tercih etse, bir başkası da aynı kişiyi tercih edecek böylece iyilik ve yardım belli kişilerde yoğunlaşacak, ilgisiz ve yardımsız fertlerin sayısı artacak. Ferden-ferdâ şeklinde iyilik, yardımlaşma; kederde, sevinçte, kaygıda beraber olma, yalnızlığı unutturacaktır. Eğer komşumuzun karakterinde Es-maü'l-Hüsna'nın pırıltıları varsa, sosyal hayatımız dünyada da cennet olur.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki -

Arayan Biyolog

Güncel bilimsel gelişmeler ve olaylar ışığında evrene bakış ve yorumlar.

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro